Susuyordu yaklaşık üç saattir, bir uyuşturucunun azizliğine uğramış da yatakta kımıldamadan yatan bağımlıları andırıyordu. Yalnız o yüzündeki huzur, yalnız o yüzünde aradığımız çığlık ifadesinin eksikliği, yalnız o adamın sessizliği bu piyesteki matem havasını birkaç saat önce silmiş götürmüştü zaten. İlk gördüğümde orada yatarken bu kımıldamayan bedeni, bu sıradan insanın ölümünü nasıl haber yapmam gerektiğini pek de anlamamıştım. Saatlerce kapıdan bir ünlü girsin de üstüne çullanalım diye tüm gazeteciler yorulmuş ve mesleklerinden bezmiş yanlarıma çömdüler. Herkes sağa sola baktı ilk birkaç dakika hani olur da bir detay yakalarız, hani olur ya belki gözden kaçan bir detay vardır bu piyeste diye. Sonrasında yavaş yavaş yakılan sigaralar ve de uzaklara kaçan bakışlar ile bu piyesten de koptu o gazetecilerin, röportajcıların ruhu. Bakışlar ölü bedenden, kameralara oradan da odanın sıkıcı parkelerine doğru kaydı. Tek yakalayabildikleri detay duvardaki çatlaklardı, bundan haber çıkardı belki ölen adamın duvarındaki gizemli çatlaklar başlığı altında çok güzel bir manşet olurdu, ne de olsa her başlığı satmak mümkündü. Birkaç saat daha beklemeli. Eminim ki buraya gelmemin bir nedeni vardı, benim bir görevim olmalı burada diyerek kendimi zorladım bu ölü adamın yanı başında kalmaya. Zavallı sahipsiz beden, şimdi içinde bir ruh dahi ikamet etmiyor diye geçirdim içimden. Acaba yirmi birinci yüzyılımızda daha bunun gibi kaç yaşlı beden kokuşmaya bırakılacaktı, bir geleni bir damla gözyaşı dökeni dahi yoktu, zavallı yalnız adam ruhun da mı bu kadar yalnızdı, bu kadar boş mu olacak şimdi senin anın diğerlerinin gözünde, aklında bu piyes kadar boş mu kalacaksın öldükten sonra? Durmamak elde değil, düşünmemek neredeyse imkânsız. Baksanıza adam yaklaşık üç saattir bir oda gazeteciyle Kuzguncuk’un ücra köşelerindeki evinde bekliyor. Eceli beklemiş tüm hayatı boyunca şimdi de birilerini bekliyor, onun bedenini kaldıracak, son yolculuğunda ona eşlik etmesi gereken birilerinin gelmesini bekliyor. Karısı öldü sanırsam, çocukları var mıydı varsa neredeler? İlk defa içimdeki “araştırmacı gazeteci” ruhunun çöktüğünü hissettim, o kadar ileriye gitmişti ki bu mesleki azim beni dahi bir ölüyle kafamda röportaj yapmaya ya da daha doğrusu hayali olsa da bu adamın hayatından bir manşet çıkarmaya itmişti. Mesleki azim, mesleki ahlaksızlık, mesleki ölüye olan saygısızlık… Kendimden bir anda utandım sanırım, ama merak kokuyordu bu oda, biliyordum haber oldu mu kokusunu alırdım. Meraklandım.
Yıllar yılı merak etmişimdir, acaba ölünce bir insan bedeni ne hallere girer. Bilmem hemen çürüyor olmasa gerek ama oda daha şimdiden koktuğuna göre çürüme işlemi en azından üç saatte dahi kendini hissettirebilecek ölçüde işliyordu. Severdim romanlardaki ölüleri ama bu adam hiç de bir roman ölüsüne benzemiyordu. Daha garip bir vasfı vardı onun, sanki bu yurda bu memlekete ait değilmiş gibi, sanki hiçbir zaman yaşamamış yaşasa da sesi duyulmamış gibiydi. Yüzünde gördüm bunları; yılların getirdiği normal kırışıklıkların üstüne bir de aşırı düşünmekten sarkmış kırışıklıklar birikmişti alnında ve her ne kadar sorunlu olsa da sanırım çoğu maceradan kendisini sıyrık bile almadan kurtarmasını bildi, kendinden emin dudakları vardı sanki konuşsa bana öğüt vermeye çalışacakmış gibi hissediyordum. Sanırım dini bütün bir insandı. Genellikle aksakallı dede prototipine çıkarırım bu tarz uzun beyaz sakalı olan dedeleri, özellikle huzurlu uyuyorlarsa, özellikle ses çıkarmadan rahat yatabiliyorlarsa. Ama Kur’an yok yanında, tespih yok, yalnız olan çoğu yaşlı kimsenin yaptığı gibi kendini dine vermedi. Evet, yavaş yavaş bilgiler, istihbaratlar akmaya başlıyor odada hafiften bir kıprama ve de ölü bedeninin paparazziliğini yaptığımız ünlü konuğumuzun adını öğreniyoruz: Süleyman Efendi. Neden efendi derler ki, herhalde kuzguncuk semtinde böyle konuşuyorlar. Araştırılması gereken öğeler artı bir: yöresel dil ve de 20’li yıllar unvanlarının modern hayatta kullanımı. Evet, zaman da geçmiyor değil ama sanıyorum yakaladım bu yaşlı dedemin hikâyesini. Geç de olmadı sadece 4 saatimi ayırdım bu suç mahalline, eminim ki para düşkünü bir kalleş evlat bu adamın ölümünü o ya da bu yolla gerçekleştirerek mirası yeme amacıyla bu bedeni burada çürümeye bırakıyor. Herkese olay olsun diye, herkesin diline düşsün bu sahipsiz beden diye de babasının haliyle son bir kez dalga geçiyor bu resimlerle. Emin değilim aslında, sanırım bu bir hırsızın işi de olabilir, sonuçta bu kadar boş bir dairede hiçbir insan yaşayamaz. Ah kuzguncuk hırsızları, yaşlı adamın canına kıydınız da mobilyalarını çaldınız değil mi, ama olamaz. Nerede yara, nerede kan, bir delil olmalı, peki ya dedektifler sanırım kaldıramadığım gerçek de bu; bu adam öldürülmedi sadece eceliyle kıvrıldı yatağına, yumuşak yastığına başını son kez koydu. Sabahın ilk ışıklarıyla da o açılmasından artık şüphe ettiği gözleri dünyaya ilk kez açılmadı. Yerçekiminden yavaş yavaş sıyrıldı ve eğer genel ruh kavramını esas alacak olursak bembeyaz bir bulut kütlesi gecenin ortalarına doğru bu adamın bedeninden yukarıya bir yerlere doğru yola çıktı. Evet, bu adamın hikâyesinde kan, entrika, kalleş evlatlar; para, mal, mülk derdi ya da başka bir cinayet unsuru söz konusu değildi. Amcam eceliyle yatmış, yattığıyla kalkamamıştı o sabah. İşte tam o sırada konu komşu içeriye doluşuverdi, kıyafetlerinden bu insanların pek de varlıklı olmadıklarını anlayabilirdiniz ve de gözlerinden ne kadar dehşete kapıldıklarını ölüm karşısında. Sadece ölüm değildi onları korkutan daha sonradan baktığım fotoğraflarda onu gördüm, sürekli bir güruh halinde yaşamış bu semtin insanları ölüyü bile son ziyaretine bir insan bulutu halinde götürmeyi tercih ederlerdi, neden mi, yalnız kalmak hayattaki en büyük korkularındandı. Bir hanım oğluyla gelmişti dedeyi görmeye, öncesinde cesaret edememiş oğlunun gelmesini yaklaşık iki saat beklemişti. Meraklı kadındı, duyduğuma göre haber veren oydu adamın öldüğünü, her sabah yaptığı gibi pencereyi açıp selam vermeyince bahçe sulayan kadına, kadın da işkillenmişti. Gazeteleri aramış ne yapsın zavallım, her gün görünce gazetelerde böyle haberleri manşet halde, o da sanırım bu tarz olayların hepsini haber niteliği altında vermek yeni köy adedidir diye kabullenivermişti. Biz de buradaydık o kadın yüzünden. Neden adını sormadım ben, bilmem sanırım bir gizem kalmasını istedim, çözemediğim o kadar şey varken hiç kimsenin yardımını istemiyordum. Bu kadavranın öyküsü sadece benim olmalıydı, bu kadar düşman gazetecinin karşısında saldırıya geçmemek en iyisi olurdu. Sessizce fotoğrafları çekmek o anda aklıma geldi, insanların birbirini ezerek odaya doluşu tıpkı bir volkan patlaması gibi, yüzlerindeki şaşırma ifadesi bir trajedi sahnesini andırıyordu ya da bir operanın çığlıklarıydı paylaştıkları. Sonuçta tam da o klasik trajediye has koro edasıyla bir halk kitlesi içeri çullanıvermişti, sessizcene bu gösterinin resimleri çekildi. Araştırılacak bir konu daha, yöresel insanın kente uyum sürecinde kopmakta zorlandığı güruh ve de matem gelenekleri.
Ölüm felsefesinin derinliklerine iniyorduk, ölüm neredeyse bir sosyal olgu olarak karşımıza çıkmıştı: sagular yazılırken insanların neler hissettiğini en azından biz hissedemesek de oynuyorduk. Belki bir mersiye, ya da ölmüş bir eşin ardından yazılan makber aynı soğukluğu vermiyor yalnız, yaşayınca bir farklı oluyor. Sırasıyla tren gibi içeri bir anda doluşan insanlar, kameralara saldırışları, objektiflere poz veren süslenmiş yas kıyafeti içinde olması gerektiğinden daha güzel duran genç kızlar. Adamın adını bilenler de vardı içlerinde, ama birkaç tane, tek tük onu gördüğünü iddia edenler çıktı aralarında. Bir bulut insan ve ölen bir insanın arkasında bıraktığı bulut; nemli, yaş, ağlamaya yüz tutmuş ama içinde biriktirmiş bir bulut. Şimdi o gereksiz komşular sanırsam alacaklardı kadavrayı, kavrayacaklardı dört bir elden ikinci bir tiyatro sahnesine çıkaracaklardı dedeyi, mezara yolculuk gecikmeli olarak gerçekleşecekti. Hem de en şatafatlı cenazelerden biri olacaktı katıldığım, hissediyordum bu insanlar binlerce “playboy”a binlerce “superstar”a bedellerdi, renkleri, mimikleri, yüzleri, ifadeleri bir yıldızın asla yapamayacağı bir şekilde sürekli değişiyordu. Kalpleri yerlerinden fırlayacak gibiydi, heyecanı seziyordum ve palyaço olmuş bu piyesin ana karakterini, öldükten sonra değeri anlaşılan yazarlar ya da ressamlar gibi o da şimdi hayatının en önemli rolünü kapmıştı. Yıllar yılı bu anı bekliyor gibiydi, bu rol için kaftan biçilmişti. O kadar susmaya alışmıştı ki bu ekseri sessizliği onda hiçbir farklılık yaratmıyordu. Hala yaşıyor gibiydi, nefes alıyor, olaylara karışıyor, olaylara sebep ve sonuç oluyor, mahalleye son bir oyun oynuyordu.
Gördüm yere düşen sararmış kâğıtları, eski bakkal defterinden veresiyeleri, kıt kanaat geçiniyordu demek. Gördüm yere düşen kâğıtları ama bulmayı umduğum bu değildi yere düşen gözyaşlarını görmek isterdim, yere düşen ve bayılan kadınları değil yere düşmeyen ama ayakta durmaktan ağlayan bedenlerine kızan kadınları görmek isterdim. Yere düşen sararmış kâğıtları aldım, saçılmışlardı dört bir yana çünkü bir anda fışkırıveren o insan nehri aynı hızda yok olup çıkmıştı. Kuklayı da unutmayın demeye kalmadan odada sanırım bir tek ben kaldım. Yapayalnız kâğıtlarla, sararmış, kokan; ağır kokan kâğıtlarla. Bir ömür borcu vardı sanırsam ödeyemediği Süleyman Efendinin. Ağır kokan bu oda, bu beden, sanırım çökmüş bu omuzlar, denenmiş ama gerçekleştirilememiş bir yığın hayalin yere düşmüş ölü yatan bedenleri gözlerimde canlandı. Kâğıtları topladım, hepsini bir deste halinde başucuna koydum. Adam rahat uyuyamaz sonsuz uykusunda başında ömür borçları varken dedim kendi kendime içim rahat etmedi, edemedi bir türlü. Zaten kellesini isteyen bu insanların yıllar yılı ödeyemediği için azarladığı dedem rahat uykusundaydı. Son bir çekim daha sonra filmi cidden bitecekti, her cansız bedenin gittiği bir yerlere gidecekti. Ben de şöyle yazacaktım arkasından:
“Borçları boyundan aşan yaşlı kuzguncuk sakini Süleyman Efendi dün gece sularında vefat etti. Bu öykü normal bir dedemin öyküsü değildir, ayağı nasırlı bir dedemin öyküsüdür. Aksakallı dedemin bedeni dört saat yatağında bekletildi, gece sularında öldüğü sanılan dede kimsesiz olduğu için onu gömmeye mahallenin evlerinden akın akın insanlar uçuştu. Yardımseverlik ve de toplum ahlakının ölmediğinin direk kanıtı olan bu insanlık gösterisini dedem görse eminim ki duygulanırdı. Ölümünü haber veren bir teyzem onun arkasında ağlamayı bile başardı, bazıları bayıldı teyzemlerin. İsimsiz kahramanlar dün sabah saat bir civarı aldılar bu bedeni, ite kaka mezara götürdüler. Toprağa verdiler, bir güzel süslediler anısını yaşlı dedemin. Sözlerine acı hâkimdi güruhun, yüzlerine acı hâkimdi, içlerini efkâr bürümüş boş gözlerle baktılar. Dün gece bilinmeyen bir saatte ölen dedemin ayağındaki nasır hayatın bir şakasıydı onun için, kötü bir sürpriz. Bir ironi yaratırdı hayatında, her ne zaman kalkmak istese oturturlardı sızlayan nasırları, ne zaman eline bir iki kuruş geçecek iş yapmak için ayağa kalkamazdı. Mıhlardı nasırlar onu olduğu koltuğa. Ne zaman bir ses duysa oğlum mu geldi acaba diye gidemezdi merak edip de pencere kenarına kadar. Her ne zaman ki o derin hayat nehrinde yüzerken gördü insanlar yavaş yavaş kayboluyorlar, çekti kapıya süngüsünü o da. Yol uzundu, en azından başından bakıldığında yürünmesi gereken, arşınlanması gereken bomboş bir tarlaydı, uçsuz bucaksız gelirdi hayat. Unutmuştu küçük rahatsızlığını bir çıkıntısı vardı, mıhlardı onu olduğu yere, kalkamaz günlerce, ağrısına doyum olmazdı. Yaşamamışlığına bakmıştı eminim ki ölmeden iki üç dakika önce, huzurlu bir rüyada bahşedilmemiştir ona bu huzur, eminim ki öyle değildir. Bir sabah kalktığında, herkesin dilinin bağlandığını görmeyi, herkesin yavaş yavaş ilerleyip onu geride bıraktığını görmeyi seçmemişti. Dedim ya süngüyü çekti ve gitti, o kadar. Olayı dramatikleştirmeye hiç gerek yok sanıyorsam. Hayata nasırlı başlamak nedir bilir misin dedi o tüm insanlar odadan kaybolduğunda. Kalbi nasır tutmak nasıldır bilir misin kızım, durmadan hissetmeyi istemek belki en doğru olanı hissetmek ama sonunda hiçbir hisse sahip olamamak. Aklıma Louis Aragon’un sözleri geldi “Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi / Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi”. Aynen buydu, bir vişneçürüğü yaşlı adamın hissettiği de hissetmemekti, sanırsam tek hissettiği. Bitmesin bu rüya, keşke o odada yanı başında kalsam, ölümle kol kola yatsam bir iki saat daha, almasınlar bu şimdi çok sevdiğim yeni kadavra arkadaşımı yanımdan. Susmadan konuşmak nedir bilir misiniz kızım, peki ya durmadan yazmak… Kızım neden suskunsun ölü görmüş gibi bir halin var, betin benzin atmış, sağa sola bakınıyorsun kaçacak yer ararmış gibi. Kızım dinle beni. Ses var olan ile yok olan arasında gidip gelen bir lazarusunkiydi, anıları benim içimde yaşayan belki elimde tuttuğum ve sonraları o odanın altını üstüne getirirken bulduğum günlüğün kapağını hiç açmamalıydım. Nereden bilecektim kalbi nasır tutmuş bu adamın, dünyaya nasır tutmuş bu ruhun ve de elbet ki bu ölümün sıradan bir ölüm olmadığını. Gelecek sayımızda ben burada olmayacağım, bu kadar saçma bir yazı yazarken hayatın olağanüstü maceralarının ne kadar uzağında durulursa o kadar yaşandığını ve bir o kadar daha fazla yazıldığını öğrendim Süleyman Efendiden. İçine bir engerek gibi kıvrılıp, objektifini dünyaya kapamak, sanırım hayattaki en büyük erdemlerden biri bu olsa gerek yazarın yazmayı, çizerin çizmeyi, yaşayanın da yaşamayı bırakması. Ama duygular bu kadar derinden gelmese daha iyi de olurdu aslında. Yalnızlık sırasında o odada elime geçirdiğim günlüğü yerine koydum bulduğum gibi, ama tam başucuna, bir gelen olur da görüp alır diye. Umdum belki onun gibi beş dakikalığına da olsa yalnız olmayabileceğini, ama terk etmek bu kadar zorken bile onu bu öğlen güneşinin altında Süleyman Efendi’nin ayak parmaklarının ucunda şişmiş tuzlu nasırlara son bir kez baktım. Ne acı çekmiş adam, adam ne yol kat etmiş, ne tarla arşınlamış dedim. Sanırım onun istediği de buydu, bir gün birisinin nasırlarına rağmen onu sevebilmesi, dünyadan kopmasına rağmen birinin onu dünyaya bağlayabilmesi. Sevgili okuyucular, bu yazıyı yazarken gözyaşlarımı akıtmadım, kelimelerimi akıttım çünkü kanıyorum.
Sessizcene hayatını yaşamış, üç çocuk evladı, vefalı aile babası Süleyman efendinin ölüm döşeğinden yazıyorum, duygu sömürüsüne ihtiyacımız yok, ucuz gazete satma taktiklerine de, sanıyorum ihtiyacımız olan anlamak ve de anlatmak. Yalnızlığın vahşi pençelerinde hayatı gelgitleriyle en zor koşullarda yaşamış Süleyman Efendi hak ettiği şekilde yollanamadı mezara. Rüyalarımıza girecek, onu gördükçe diyeceğiz acaba ben de mi, günün birinde. Evet, siz de okuyucular… Orhan Veli’nin kaleminden çıkmış bu adamın öyküsü hepimizin öyküsüdür.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
"Ölüm Allah’ın emri,
Ayrılık olmasaydı."
Oysaki ölüm ayrılıkların en kalıcısıydı…
Yıllar yılı merak etmişimdir, acaba ölünce bir insan bedeni ne hallere girer. Bilmem hemen çürüyor olmasa gerek ama oda daha şimdiden koktuğuna göre çürüme işlemi en azından üç saatte dahi kendini hissettirebilecek ölçüde işliyordu. Severdim romanlardaki ölüleri ama bu adam hiç de bir roman ölüsüne benzemiyordu. Daha garip bir vasfı vardı onun, sanki bu yurda bu memlekete ait değilmiş gibi, sanki hiçbir zaman yaşamamış yaşasa da sesi duyulmamış gibiydi. Yüzünde gördüm bunları; yılların getirdiği normal kırışıklıkların üstüne bir de aşırı düşünmekten sarkmış kırışıklıklar birikmişti alnında ve her ne kadar sorunlu olsa da sanırım çoğu maceradan kendisini sıyrık bile almadan kurtarmasını bildi, kendinden emin dudakları vardı sanki konuşsa bana öğüt vermeye çalışacakmış gibi hissediyordum. Sanırım dini bütün bir insandı. Genellikle aksakallı dede prototipine çıkarırım bu tarz uzun beyaz sakalı olan dedeleri, özellikle huzurlu uyuyorlarsa, özellikle ses çıkarmadan rahat yatabiliyorlarsa. Ama Kur’an yok yanında, tespih yok, yalnız olan çoğu yaşlı kimsenin yaptığı gibi kendini dine vermedi. Evet, yavaş yavaş bilgiler, istihbaratlar akmaya başlıyor odada hafiften bir kıprama ve de ölü bedeninin paparazziliğini yaptığımız ünlü konuğumuzun adını öğreniyoruz: Süleyman Efendi. Neden efendi derler ki, herhalde kuzguncuk semtinde böyle konuşuyorlar. Araştırılması gereken öğeler artı bir: yöresel dil ve de 20’li yıllar unvanlarının modern hayatta kullanımı. Evet, zaman da geçmiyor değil ama sanıyorum yakaladım bu yaşlı dedemin hikâyesini. Geç de olmadı sadece 4 saatimi ayırdım bu suç mahalline, eminim ki para düşkünü bir kalleş evlat bu adamın ölümünü o ya da bu yolla gerçekleştirerek mirası yeme amacıyla bu bedeni burada çürümeye bırakıyor. Herkese olay olsun diye, herkesin diline düşsün bu sahipsiz beden diye de babasının haliyle son bir kez dalga geçiyor bu resimlerle. Emin değilim aslında, sanırım bu bir hırsızın işi de olabilir, sonuçta bu kadar boş bir dairede hiçbir insan yaşayamaz. Ah kuzguncuk hırsızları, yaşlı adamın canına kıydınız da mobilyalarını çaldınız değil mi, ama olamaz. Nerede yara, nerede kan, bir delil olmalı, peki ya dedektifler sanırım kaldıramadığım gerçek de bu; bu adam öldürülmedi sadece eceliyle kıvrıldı yatağına, yumuşak yastığına başını son kez koydu. Sabahın ilk ışıklarıyla da o açılmasından artık şüphe ettiği gözleri dünyaya ilk kez açılmadı. Yerçekiminden yavaş yavaş sıyrıldı ve eğer genel ruh kavramını esas alacak olursak bembeyaz bir bulut kütlesi gecenin ortalarına doğru bu adamın bedeninden yukarıya bir yerlere doğru yola çıktı. Evet, bu adamın hikâyesinde kan, entrika, kalleş evlatlar; para, mal, mülk derdi ya da başka bir cinayet unsuru söz konusu değildi. Amcam eceliyle yatmış, yattığıyla kalkamamıştı o sabah. İşte tam o sırada konu komşu içeriye doluşuverdi, kıyafetlerinden bu insanların pek de varlıklı olmadıklarını anlayabilirdiniz ve de gözlerinden ne kadar dehşete kapıldıklarını ölüm karşısında. Sadece ölüm değildi onları korkutan daha sonradan baktığım fotoğraflarda onu gördüm, sürekli bir güruh halinde yaşamış bu semtin insanları ölüyü bile son ziyaretine bir insan bulutu halinde götürmeyi tercih ederlerdi, neden mi, yalnız kalmak hayattaki en büyük korkularındandı. Bir hanım oğluyla gelmişti dedeyi görmeye, öncesinde cesaret edememiş oğlunun gelmesini yaklaşık iki saat beklemişti. Meraklı kadındı, duyduğuma göre haber veren oydu adamın öldüğünü, her sabah yaptığı gibi pencereyi açıp selam vermeyince bahçe sulayan kadına, kadın da işkillenmişti. Gazeteleri aramış ne yapsın zavallım, her gün görünce gazetelerde böyle haberleri manşet halde, o da sanırım bu tarz olayların hepsini haber niteliği altında vermek yeni köy adedidir diye kabullenivermişti. Biz de buradaydık o kadın yüzünden. Neden adını sormadım ben, bilmem sanırım bir gizem kalmasını istedim, çözemediğim o kadar şey varken hiç kimsenin yardımını istemiyordum. Bu kadavranın öyküsü sadece benim olmalıydı, bu kadar düşman gazetecinin karşısında saldırıya geçmemek en iyisi olurdu. Sessizce fotoğrafları çekmek o anda aklıma geldi, insanların birbirini ezerek odaya doluşu tıpkı bir volkan patlaması gibi, yüzlerindeki şaşırma ifadesi bir trajedi sahnesini andırıyordu ya da bir operanın çığlıklarıydı paylaştıkları. Sonuçta tam da o klasik trajediye has koro edasıyla bir halk kitlesi içeri çullanıvermişti, sessizcene bu gösterinin resimleri çekildi. Araştırılacak bir konu daha, yöresel insanın kente uyum sürecinde kopmakta zorlandığı güruh ve de matem gelenekleri.
Ölüm felsefesinin derinliklerine iniyorduk, ölüm neredeyse bir sosyal olgu olarak karşımıza çıkmıştı: sagular yazılırken insanların neler hissettiğini en azından biz hissedemesek de oynuyorduk. Belki bir mersiye, ya da ölmüş bir eşin ardından yazılan makber aynı soğukluğu vermiyor yalnız, yaşayınca bir farklı oluyor. Sırasıyla tren gibi içeri bir anda doluşan insanlar, kameralara saldırışları, objektiflere poz veren süslenmiş yas kıyafeti içinde olması gerektiğinden daha güzel duran genç kızlar. Adamın adını bilenler de vardı içlerinde, ama birkaç tane, tek tük onu gördüğünü iddia edenler çıktı aralarında. Bir bulut insan ve ölen bir insanın arkasında bıraktığı bulut; nemli, yaş, ağlamaya yüz tutmuş ama içinde biriktirmiş bir bulut. Şimdi o gereksiz komşular sanırsam alacaklardı kadavrayı, kavrayacaklardı dört bir elden ikinci bir tiyatro sahnesine çıkaracaklardı dedeyi, mezara yolculuk gecikmeli olarak gerçekleşecekti. Hem de en şatafatlı cenazelerden biri olacaktı katıldığım, hissediyordum bu insanlar binlerce “playboy”a binlerce “superstar”a bedellerdi, renkleri, mimikleri, yüzleri, ifadeleri bir yıldızın asla yapamayacağı bir şekilde sürekli değişiyordu. Kalpleri yerlerinden fırlayacak gibiydi, heyecanı seziyordum ve palyaço olmuş bu piyesin ana karakterini, öldükten sonra değeri anlaşılan yazarlar ya da ressamlar gibi o da şimdi hayatının en önemli rolünü kapmıştı. Yıllar yılı bu anı bekliyor gibiydi, bu rol için kaftan biçilmişti. O kadar susmaya alışmıştı ki bu ekseri sessizliği onda hiçbir farklılık yaratmıyordu. Hala yaşıyor gibiydi, nefes alıyor, olaylara karışıyor, olaylara sebep ve sonuç oluyor, mahalleye son bir oyun oynuyordu.
Gördüm yere düşen sararmış kâğıtları, eski bakkal defterinden veresiyeleri, kıt kanaat geçiniyordu demek. Gördüm yere düşen kâğıtları ama bulmayı umduğum bu değildi yere düşen gözyaşlarını görmek isterdim, yere düşen ve bayılan kadınları değil yere düşmeyen ama ayakta durmaktan ağlayan bedenlerine kızan kadınları görmek isterdim. Yere düşen sararmış kâğıtları aldım, saçılmışlardı dört bir yana çünkü bir anda fışkırıveren o insan nehri aynı hızda yok olup çıkmıştı. Kuklayı da unutmayın demeye kalmadan odada sanırım bir tek ben kaldım. Yapayalnız kâğıtlarla, sararmış, kokan; ağır kokan kâğıtlarla. Bir ömür borcu vardı sanırsam ödeyemediği Süleyman Efendinin. Ağır kokan bu oda, bu beden, sanırım çökmüş bu omuzlar, denenmiş ama gerçekleştirilememiş bir yığın hayalin yere düşmüş ölü yatan bedenleri gözlerimde canlandı. Kâğıtları topladım, hepsini bir deste halinde başucuna koydum. Adam rahat uyuyamaz sonsuz uykusunda başında ömür borçları varken dedim kendi kendime içim rahat etmedi, edemedi bir türlü. Zaten kellesini isteyen bu insanların yıllar yılı ödeyemediği için azarladığı dedem rahat uykusundaydı. Son bir çekim daha sonra filmi cidden bitecekti, her cansız bedenin gittiği bir yerlere gidecekti. Ben de şöyle yazacaktım arkasından:
“Borçları boyundan aşan yaşlı kuzguncuk sakini Süleyman Efendi dün gece sularında vefat etti. Bu öykü normal bir dedemin öyküsü değildir, ayağı nasırlı bir dedemin öyküsüdür. Aksakallı dedemin bedeni dört saat yatağında bekletildi, gece sularında öldüğü sanılan dede kimsesiz olduğu için onu gömmeye mahallenin evlerinden akın akın insanlar uçuştu. Yardımseverlik ve de toplum ahlakının ölmediğinin direk kanıtı olan bu insanlık gösterisini dedem görse eminim ki duygulanırdı. Ölümünü haber veren bir teyzem onun arkasında ağlamayı bile başardı, bazıları bayıldı teyzemlerin. İsimsiz kahramanlar dün sabah saat bir civarı aldılar bu bedeni, ite kaka mezara götürdüler. Toprağa verdiler, bir güzel süslediler anısını yaşlı dedemin. Sözlerine acı hâkimdi güruhun, yüzlerine acı hâkimdi, içlerini efkâr bürümüş boş gözlerle baktılar. Dün gece bilinmeyen bir saatte ölen dedemin ayağındaki nasır hayatın bir şakasıydı onun için, kötü bir sürpriz. Bir ironi yaratırdı hayatında, her ne zaman kalkmak istese oturturlardı sızlayan nasırları, ne zaman eline bir iki kuruş geçecek iş yapmak için ayağa kalkamazdı. Mıhlardı nasırlar onu olduğu koltuğa. Ne zaman bir ses duysa oğlum mu geldi acaba diye gidemezdi merak edip de pencere kenarına kadar. Her ne zaman ki o derin hayat nehrinde yüzerken gördü insanlar yavaş yavaş kayboluyorlar, çekti kapıya süngüsünü o da. Yol uzundu, en azından başından bakıldığında yürünmesi gereken, arşınlanması gereken bomboş bir tarlaydı, uçsuz bucaksız gelirdi hayat. Unutmuştu küçük rahatsızlığını bir çıkıntısı vardı, mıhlardı onu olduğu yere, kalkamaz günlerce, ağrısına doyum olmazdı. Yaşamamışlığına bakmıştı eminim ki ölmeden iki üç dakika önce, huzurlu bir rüyada bahşedilmemiştir ona bu huzur, eminim ki öyle değildir. Bir sabah kalktığında, herkesin dilinin bağlandığını görmeyi, herkesin yavaş yavaş ilerleyip onu geride bıraktığını görmeyi seçmemişti. Dedim ya süngüyü çekti ve gitti, o kadar. Olayı dramatikleştirmeye hiç gerek yok sanıyorsam. Hayata nasırlı başlamak nedir bilir misin dedi o tüm insanlar odadan kaybolduğunda. Kalbi nasır tutmak nasıldır bilir misin kızım, durmadan hissetmeyi istemek belki en doğru olanı hissetmek ama sonunda hiçbir hisse sahip olamamak. Aklıma Louis Aragon’un sözleri geldi “Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi / Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi”. Aynen buydu, bir vişneçürüğü yaşlı adamın hissettiği de hissetmemekti, sanırsam tek hissettiği. Bitmesin bu rüya, keşke o odada yanı başında kalsam, ölümle kol kola yatsam bir iki saat daha, almasınlar bu şimdi çok sevdiğim yeni kadavra arkadaşımı yanımdan. Susmadan konuşmak nedir bilir misiniz kızım, peki ya durmadan yazmak… Kızım neden suskunsun ölü görmüş gibi bir halin var, betin benzin atmış, sağa sola bakınıyorsun kaçacak yer ararmış gibi. Kızım dinle beni. Ses var olan ile yok olan arasında gidip gelen bir lazarusunkiydi, anıları benim içimde yaşayan belki elimde tuttuğum ve sonraları o odanın altını üstüne getirirken bulduğum günlüğün kapağını hiç açmamalıydım. Nereden bilecektim kalbi nasır tutmuş bu adamın, dünyaya nasır tutmuş bu ruhun ve de elbet ki bu ölümün sıradan bir ölüm olmadığını. Gelecek sayımızda ben burada olmayacağım, bu kadar saçma bir yazı yazarken hayatın olağanüstü maceralarının ne kadar uzağında durulursa o kadar yaşandığını ve bir o kadar daha fazla yazıldığını öğrendim Süleyman Efendiden. İçine bir engerek gibi kıvrılıp, objektifini dünyaya kapamak, sanırım hayattaki en büyük erdemlerden biri bu olsa gerek yazarın yazmayı, çizerin çizmeyi, yaşayanın da yaşamayı bırakması. Ama duygular bu kadar derinden gelmese daha iyi de olurdu aslında. Yalnızlık sırasında o odada elime geçirdiğim günlüğü yerine koydum bulduğum gibi, ama tam başucuna, bir gelen olur da görüp alır diye. Umdum belki onun gibi beş dakikalığına da olsa yalnız olmayabileceğini, ama terk etmek bu kadar zorken bile onu bu öğlen güneşinin altında Süleyman Efendi’nin ayak parmaklarının ucunda şişmiş tuzlu nasırlara son bir kez baktım. Ne acı çekmiş adam, adam ne yol kat etmiş, ne tarla arşınlamış dedim. Sanırım onun istediği de buydu, bir gün birisinin nasırlarına rağmen onu sevebilmesi, dünyadan kopmasına rağmen birinin onu dünyaya bağlayabilmesi. Sevgili okuyucular, bu yazıyı yazarken gözyaşlarımı akıtmadım, kelimelerimi akıttım çünkü kanıyorum.
Sessizcene hayatını yaşamış, üç çocuk evladı, vefalı aile babası Süleyman efendinin ölüm döşeğinden yazıyorum, duygu sömürüsüne ihtiyacımız yok, ucuz gazete satma taktiklerine de, sanıyorum ihtiyacımız olan anlamak ve de anlatmak. Yalnızlığın vahşi pençelerinde hayatı gelgitleriyle en zor koşullarda yaşamış Süleyman Efendi hak ettiği şekilde yollanamadı mezara. Rüyalarımıza girecek, onu gördükçe diyeceğiz acaba ben de mi, günün birinde. Evet, siz de okuyucular… Orhan Veli’nin kaleminden çıkmış bu adamın öyküsü hepimizin öyküsüdür.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
"Ölüm Allah’ın emri,
Ayrılık olmasaydı."
Oysaki ölüm ayrılıkların en kalıcısıydı…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder