13 Temmuz 2007 Cuma

Cihangir Hemdem Pastanesi No.5

Susmadan olmuyordu, sanırım oturmuş sabahın ayazında bir camekân kahvenin içine insanların uğraşlarını görmek çok huzur verici değildir ama aynı şekilde huzur bozucu da değildir. Artık etkilenmek istemediğime karar vermiş olarak yeniden yazıyorum, bu sefer sanırım etkilenmeden yazabileceğim en azından bir iki düşünce var aklımda bunları kâğıda dökerken sorun yaşayacağımı sanmıyorum. Şu kağıdı da terapist gibi kullanmayı bırak artık diyen yığınlarca ses var kafamda, zaten neye yarıyorsun ki bari yaz da bir işe yara diyen bir yığın ses de cabası. Anlamak zordu yazar camekânın içinde soğuk terler döker ve paradokslar içinde gelip giderken sanırım etrafındaki herkes ona garip bir gözle bakıp neden bu kadar dünyadan kopuk olduğunu anlamaya çalışıyordu. Güçsüz olduğunu düşünenler oldu, yeteneksiz, sanırım ona saygı duyanlar da vardı ama en üzücüsü hiç kimsenin yazarın onları incelediği kadar yazarı incelememesiydi. Çıkış noktası budur herhalde öykünün, Reufte hanım o sabah kahvesini açmaya yeltenmişti erken kalkıp giyinmiş, koşa koşa olmasa da ritmik adımlarla her hanımefendiye yaraşır şekilde ölçülü yürüyerek o yokuşları arşınlamıştı. Nedendir bilinmez o kadınlara has bir sallanma ritmi vardır, ne yavaş ne hızlı, ne aşüfte ne tesettürlü bir kendine has topuklu sesleri vardır. Reufte Hanımın kahvesi ve de restoranı ve de iş yeri ve de hayatı olan mekânın kapısı açıldı ve yavaş yavaş yürüyerek turkuvaz duvar kâğıdının mekâna cidden de tatsız bir hava verdiğinin kanısına vardı. Çalışmaya başlayan bir makinenin tıngırtılarını duyar gibi oldu herkes, yavaş yavaş ısınan bir makine o sabah saat altı sularında olması gerektiğinden daha erken bir saatte çalışmaya başlamıştı. İçinden ve içerisinden ışık hafif bir parıltı doğmaya başlamıştı, teker teker lambaların hepsi yandı ve de sis arkasından bakıldığında mistik dahi denilecek bir edayla yokuşların ardında bir restoran ya da iş yeri ya da kahvehane açılmış oldu. Reufte Hanım memnundu, yıllar yılı hiç yok olmayan bir güçle sabah bu kadar erken kalkabildiği için mutluydu, her zaman saat altı ile ilk müşterinin geldiği saat olan sekiz arası anılara dalmayı sevdiği için mutlu oldu. Sanırım yine çocuklarını düşünecekti, hiç doğmamış çocuklarını düşünecekti, olsaydı askere yollayacak bir evladı onun arkasından ağlardı, eğer bir çocuğu travesti olsaydı onun için üzülürdü ya da sabah altı-sekiz arası düşünme seanslarında çocuklarım ne zaman evlenecek diye de düşünebilirdi. Olmadı, olamadı, Reufte Hanım yapamazdı bunu, düşünse düşünse neden çocuk doğurmadığını düşünür kendi haline yanardı, yalnız olmak değildi korkusu başından beri, ya da yaşlı olmak. Reufte Hanımın tek korkusu düşüneceklerinin bitmesiydi, kalmamasıydı hayallerinin. O kadar da dert değildi canım, bir uğraş her zaman vardı, restorandaki müşterileri vardı, onların istekleri, beklentileri, bir camekân kahvesi vardı onun sabah altıda ışıkları yanan. Sorun da çözüm de buydu aslında; camekân kahve. Yıllar önce sanırım bu yeri almasaydı ve de bu kahve açılmasaydı Reufte Hanım çok huzurlu ve de normal bir hayat yaşayabilirdi. Kim bilir belki çocukları olurdu, belki de bir kocası ya da şu anda boğazına kadar çıkan fermuarıyla onu rahatsız eden bir dul kadın kıyafeti giymezdi, onun yerine daha rahat bir kıyafet seçerdi annelerin seçebileceği türden bir kıyafet mesela… Çiçekler olabilirdi bu kahvede, evet masalara çiçekler, daha ne isteyebilirdi ki bu soğuk entelektüellerin kahvehanesinden kurtulmaktan başka. Her sabah sulayacağı çiçeklere ihtiyacı vardı onun. Her zaman içindeki annelik güdüsünün temellerini görmeye çalışmış ama bir türlü somut olarak o duyguyu yaşamamıştı, sahip olduğu her nesneye, herkese anne gibi davranmak onun görevi gibiydi, içindeki eksik annelik duygusunu bastırıyordu, yani bir nevi duygusal mastürbasyon. Bu kadar çirkin terimleri de nereden çıkarıyordu Reufte Hanım. Aslında memnundu yazarlardan, koyu konuşmaları olan gençlerden, kendilerini kaybeden felsefe öğrencilerinden ama annelik yapmak onlara, hem de tek taraflı bir annelik görevini kendi kendine üstlenmek onu deli sıfatı altına koymaktan başka bir işe yaramıyordu. Bir kesim insanın annesi olmak hoştu, o kendini öyle hissediyordu, bu da yeterliydi biri olabilmek bir sıfata sahip olabilmek için. Reufte Hanım da zaten her birinin öykülerini teker teker bilirdi. Aklında tutardı o yüzleri, o tanıdık ifadeleri, çalardı hayatlarının bir bölümünü ve sessizce tezgâhın arkasına oturmuş damarlı elleriyle yazısını yazardı. Resme dökmek zordu o anlık neşeleri, o anlık insan tavırlarını. Yakalayabildiğini de sanmıyordu. Reufte Hanım sanatla pek ilgili değildi, onun için en önemlisi insanlarla konuşmak, onları anlamak ve de onlardan duymaktı bundan dolayı kendisini o alanda daha yetenekli görürdü. Hem bir anne olabilmek için gerekli kalitelerdi bunlar. Gerçek acıydı, zaten o yüzden en ünlü pastasının adını gerçek koymuş olabilirdi. Her sabah Fail Bey’in yemek için can attığı bir gerçek Reufte Hanım diyerek isteyeceği o pasta işte. Her sabah o dilimi keserken aklından neler geçerdi zavallı kadının, hem de sadece pastanın adı gerçek diye. Düşünürdü, gerçeklikten bir dilim pasta kestim şimdi, onu götüreceğim Fail Bey’e, Fail Bey hazır mı gerçekleri duymaya, ya da yemeye. Ya pastanın tadı acıysa, ya pastanın şekeri azsa, ya da ne bileyim Fail bey hayalleri gerçeklerden daha çok seviyorsa o zaman ne yapacaktı? Zordu bir pastanın adını gerçek koyup da müşterilerine vermek, ama öyleydi pastanın adı ve de bunu kabullenmek lazımdı, bunun üstesinden gelmek lazımdı. Ah Fail Bey keşke başka pastaları yeseydiniz ne olurdu, gerçek pastasının adı gerçek diye yemeye can atan bir sürü talibi vardı ama bir kere yedikten sonra bir daha ağızlarına almazdı. Bu duruma inat sürekli bir gerçek pastası dururdu Reufte hanım’ın pastanesi, işyeri ya da camekânında. Pastaneydi tabi ya burası, neden olmasındı hem, hep pastalar turtalar tartlar ve de envai çeşit tatlı bulundururdu Reufte Hanım. Her ne kadar gelen müşterilerden sadece birkaçı tatlı sevse de annenin evlatları için pişirme güdüsü asla söndürülemiyordu. Fail bey de gerçek pastası istiyorsa alacaktı, hem zaten pasta yiyenler de neredeyse belliydi, hep aynı kimseler hep en sevdikleri pastaları isterlerdi. Çaylarının yanında bir de atıştıracak bir iki kırıntı arayanlar çoktur, nedense Reufte Hanımın şansına asla ve asla o çok olan insanlar bu mekâna girmediler.

Evet, şimdi o eski kaplı defteri çıkarmanın zamanı gelmişti, nedendir ki bazı insanlar severler eskimiş kitabın, defterin kokusunu, Reufte Hanım sevmezdi. Anlamsızdı sonuçta bir defteri böyle koklamak, sanki defterinin içinde sakladığı anıları özlemek yetmiyormuş gibi bir de defterin kokusunu özlemesine sebep olacaktı eğer koklarsa. Reufte Hanım’ın bacakları ağrırdı, hem de çoğu zaman ağrırdı ama sanırım topuklu sesini severdi, ondan da hep topuklu giyerdi. Yüksek Ökçelerdeki kadına benzetirlerdi onu müşterilerden birkaçı ama alakası yoktu, hiç yüksek sosyeteye dâhil olmamış, hiç süslenip gezebileceği bir hayatı olmamıştı. Ayakları yere basan bir kadındı, ya da en azından kendini öyle göstermeyi severdi. Kendi halinde tıkır tıkır yazardı her sabah hiç aksatmadan. Yıllar olmuştu sayfaları okumayalı, geriye dönmek onun adetlerinden değildi. Geriye dönmezdi çünkü hatırlanacak pek bir hatıra yoktu orada: şahsi düşünceler, uzak müşterilerin dedikoduları, bir o kadar uzak hayallerin kana cana geldiği anlar, insanların; insanlarının dedikleri insani sözler belki aralarında etkilendiği birkaç söz ama hiç biri ona söylenmemiş, ama hiçbiri ondan çıkmamış birkaç cümle. Derlerdi ki bu kadıncağız eğer birkaç yıl daha yaşasa bir şehir efsanesi olarak onun hakkında bir kitap basılırdı, derlerdi ki eğer pastalarına bu kadar garip isim vermenin dışında bir özelliği olsaydı asla o pastaları yiyecek insanlar olmazdı. Basit bit kadındı, o da bu gerçeğin farkındaydı ve de her bir yanını saran evlatlarım dediği kimseleri Adile Naşit edasıyla kucaklar gibi onlara hizmet ederdi. Onun dünyasında her olay peş peşe, düzenli olmalıydı, bu kadar kesin ve de planlı bir insandı, ama olmak istemezdi orası ayrı. Acaba Reufte Hanımın çocukları olsaydı ve bu öyküde sonraki bölümlerde onlardan bahsetseydik neler olurdu, bir yaprak dökümü havası yakalayabilir miydik ya da bir Reufte Hanım’ın yalnız Paris gezilerinden ziyade koluna aşkını takıp gittiği bir Paris’i anlatsaydık neler hissederdiniz. Sanırım şimdi Reufte Hanım’ı gizemli, gizli ve de anlaşılmaz ya da normal olmayanlar grubunda kılan her bir sıfatın teker teker üstünden geçiyorsunuz, ya da bu kadın neden böyle diyorsunuz. Ama ne yazık ki Reufte Hanım’ın anlatacak öyküsü yok, evlatlarını hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyor şimdi de, acaba benden duyacakları öğütler, benden dinleyecekleri masalları olmayan çocuklarım ne kadar beni sevmeye devam edecek?
Evet, takıntılı bir insan olmanın dışında kendine has korkuları da var, Reufte Hanım bir insan.
Biri, herhangi biri saat altı sularında evinden çıktı, ilerledi yavaş yavaş kırmızı demode topuklularıyla yokuşları arşınladı. Arkadan gözlerimle onu izledim, gördüm evet, o kadını gördüm. Yüzünde hafif kırışıklıklar oluşmuş, elleri damarlı, ince mi ince, titrek mi titrek. Mor kıyafeti üstüne yakışıyordu, ben her ne kadar modadan anlamasam da bu saatte mor kıyafetli bir yaşlı kadının sis arkasındaki silueti ilgimi çekmeye yetti ve garipliği ve durumun garipliği sanırım bir kedi gibi doğrulmama sebep oldu. Ben bu sokağın dilencisi değilim, ben beriki sokağın dilencisiyim. Buralarda sabahlamam genelde, yan sokak her zaman daha rahattır, ya da başka bir mekân bulabilirim kendime. Gruplar halinde yaşamak değil istediğim, sosyal bir çöküş örneği olarak yanımdan geçen o kadına seslensem de beni duymayacağını biliyorum. Ama hava buz gibi, ne olur da onu izleyip arkasından dalıversem o şimdi kapısını açtığı pastaneye. Bir yiyecek bulma ümidi de var, iki dakika sıcaklık belki… Yok yok kendimi acındıracak durumda hiç değilim, olamam olmamalıyım hala bir onurum var koruyacak. Düşüncelere bakın klişe bir dilenci gibi düşünüyorum yeter bu oyunu oynamaktan sıkıldım. Dilenci değilim ben efendim, arkamdan neler demediler ki, ne adlar takılmadı ki, ben insanım efendim. Yargıç beye de bunu söyledim, inanmadılar, inanamazlar tabi. Her kim bu halimi görürse yanımdan kaçar, insanlıktan çıkmış bir insanım sanırsam. Ne de ucuz karın doyurma yöntemi, delilik yiyerek kendi besin sentezimi yapıyorum. Al sana bir tokat, bir tokat daha salak adam. Kadın yavaş yavaş ilerledi, endamından bir burjuva ailesinden fırladığını söyleyebilirim, ama burjuvalar geçen yüzyılda kaldı, bu benzetme de çöpe. Akli dengemi böylece kaybetmiş olabilirim, karşılaştırma da yapamaz, benzetme de yapamaz oldun di mi akıl. Senle konuşmak zevkliydi ama bu dünyada sen işe yaramıyorsun artık gitmen lazım, benden uzaklara gitmen lazım. Her nereden çıktıysa delinin bu aklındaki günlüğü, artık sayfalarca yazmaktan sıkıldım kafama, bir mucize gerçekleşmesini beklemek de çok yorucu açıkçası. Sanırım kendi kaderime boyun eğmekten başka bir şansım yok bakalım neler olacak, kadının yanına gitmekten başka şansım yok, o pastanenin kapısına yönelmekten başka…

Bir yandan Reufte Hanım yazıyordu sakin ama yine kendine has bir hızla yazıyordu. Onun özelliği buydu, her zaman her işini su altında yürütmesi, hızlı olmasa da eninde sonunda yapmasıydı. Asla yüksek ideallerin kadını olmamıştı Reufte Hanım, onun aynada görmek istediği kadın buydu. Kendinden memnundu, küçük bir burjuvazi içinde yaşamaktan memnundu. Alacağı kıyafetleri pazarlarda aramaktan asla utanmadı, ya da Cihangir’in arka sokaklarında gençlik yıllarını geçirmekten. Yüzeysel dostluklarının yüzeyselliğini bildi hep araya bir bariyer koydu, içti içkisini, rakısını doldurdular bardağına. Sürüklemek isteyenler olmadı mı başka diyarlara, oldu tabi. Gitti mi giderdi de, ama ne için giderdi orası bilinmez. Neşelerin eğlencelerin kadını olmayı becerememişti zaten, insanların hep onun arkasında konuştuklarını acı bir şekilde duydu. Soğuk diyorlardı, hissetmiyor bu kadın be, ya da arkasından sanki duygusuz bir hayat kadınıymış gibi çalınan ıslıklar. Ama bu kadarı da fazlaydı, onun alakası olmamıştı böyle, bu tarz alternatif diyebileceğimiz bir hayatla. İstekleri pek yoktu, hatırlatırım. Suskunluğu boldu, yüzü bile suskundu hatta yazarken suskundu, yaşarken suskundu demek ki yaşarken yazardı Hayır yazar değildi, alakası bile yoktu. Hep bir anneydi o, en azından anne olmak isterdi. Hep kendini tekrarlar bakın bu da ayrı bir özelliği, her düşüncenin ve her hareketin sıradan bir çıkış noktası vardır onda. Hep aynı sabit düşünceye bağlayarak kendi çapında bir cahillik ağı yaratmıştı kendine. Bir tartışmaya katılır fikirlerini belirtir, ancak kendi başına düşünürken asla ve asla derine inmemek gerektiğini bilirdi.


Garip bir kova burcuydu, astrolojiye inanır Reufte Hanım, hem de Megatül Beyin o günkü doğum haritasını okumasından sonra iyice bir inanır olmuştu astrolojiye. Burçlar demişti Megatül Bey insanların yıllar yılı gördüğü incelediği deneyini yaptığı ama bir türlü açıklayamadığı benzerliklerin sentezidir. Öyleydi de düşünsenize birkaç asır süren bir sosyolojik deney gibi neredeyse, insanları doğum tarihlerine göre gruplara ayırarak hayattaki ortak yönlerini incelesek bir korelasyon elbette bulacağız. Tesadüf demek zor, tüm doğa bilimleri deneyler üzerine kuruludur, sosyolojinin bir alt dalı olması gerekir aslında astroloji derdi Megatül bey. Megatül bey görüşleri çok soyut kalan bir insandır, onu anlayan azdır. Sanki o bahsettiği insanların doğuştan sahip olduğu enerji ve bu enerjinin herkeste farklı frekansta ve renkte olduğu düşüncesi gerçek gibi gelirdi size onunla konuşurken. Auralar, evet auralara inanırdınız onunlayken, çünkü onun rengi her zaman farklıydı, her zaman daha ileride ve daha etkileyici olmayı bilmiştir sanırım. Gözleri parıldardı konuşurken, etrafındaki herkes onu dinlerdi. Tabi zordur kitleleri kontrol etmek, hele metafizik konusunda o kadar ayrı görüş ve inanış vardır ki cidden ne yapacağınızı bilemez olursunuz belli bir yerden sonra ne deseniz boştur, her konu sarmaldır ve çıkmaza bağlandı mı periyodik olarak orada sallanır. Bu kadar yetenekli bir beyin yıkayıcının etrafında dizilmiş bir kitle, işte Reufte hanım’ın kitlesi, anne olmanın ya da daha doğrusu modern ve yapay bir anne olmanın verdiği duyguyla Reufte hanım. Bir köşeden çocuklarının metafizik kavramlarıyla oynamasını izliyordu, her annenin yapacağı gibi. Bazen tartışmalar alevleniyor, birbirlerine söylenmemesi gereken laflar ediyor böylece anneleri Reufte’ye iş düşüyor ve de kadıncağız oturduğu yerden kalkıp çocuklarını daha sakin olacakları ve de çıkmamaları gereken park sınırlarına geri getiriyordu. Mor entarinin üzerine baktı şimdi de sanırım mor entari eskimişti. Bir çocuklar bir entari derken sıkıldı Reufte Beyan Halit. Aslında aklında zaman zaman canlanan bu keskin anılar elbette bu sabah boşluğunda, bu şafak hiçliğinde onun yalnızlığını unutmak için akıllıca planladığı birkaç oyundan biriydi. Unutmadan, Megatül’ü severdi, en zeki evladı oydu bir kere. Unutmadan, Reufte Megatül’ü cidden severdi. En hamarat evladı oydu belki de. İnkâr etmek istedi. Edemedi. Reufte kendine abanıyordu, kendi üzerine baskı uyguluyordu. Nefes alamıyor, alamıyor ve de çırpınırcasına yine alamıyordu.

Takılmış bir kırkbeşlik gibi hep aynı sahneleri oynadı aklında, aynı kelimeleri koydu, aynı cümleden bir başka bağlaçla aynı cümleye geçti. Yazısı kâğıdın üzerinde hüzünlü, yavaş yavaş hatları bozulan harflerden ibaret olmaya başladı. Yazısı bırakın yazı olabilmeyi karalamadan farksız bir halde, titremeden farksız bir halde ölü gibi yatıyordu. Öykünün dilencisi gecikti, korkmuş olacak, pastanenin kapısını çalamamış ya da dilenememiş olacak bir türlü girmiyordu inatla içeri. Zaten yazıların umutsuzca sayfanın üstüne serpilme nedeni de oydu, o dilenciydi. Bir beş dakika önce gelmesi gerekiyordu ve Reufte hanım onun gelmesiyle yazmayı bırakmalıydı. Aslında her şey planlı gerçekleşmeliydi, Reufte hanım bunu isterdi en azından. Hayatın akışı böyle istenmedik ya da beklenmedik eksikliklerle karşılaşınca Reufte Hanım’ın yapabileceği çok az iş, yazabileceği çok az söz vardı. Dilenci aslında her sabah gelirdi, o dahi Reufte Hanım’ın monotonluğunun bir parçasıydı, her ne kadar açlıktan midesi kazınan dilenci günleri ve saatleri birbirine karıştırsa hatta ve hatta mekân mefhumunu yitirmiş olsa da dilenci esasında her sabah aynı sokakta yatıp her sabah Megatül Beyden hemen önce pastanenin kapısını tıkırdatırdı. Reufte ana da onunla bir iki sohbet eder, sonrasında da ufak ikramlarda bulunurdu. Hayat düğümlenmişti işte. Dilenci girmemişti. Megatül Bey de o yüzden gelmemişti. Sırası bozulunca yaşaması gereken olayların bütün büyüsü bozulmuştu hayatın. Anlatacak öyküsü yoktu, Tanrım fazla mı gördün bana yaşayacak bir monotonluğu dahi diye soramadan edemiyordu Reufte. Gözlerinden yaşlar mı gelsin, elleri mi titresin, kendini mi kaybetsin bilemedi. Bilemediği gibi, kendini belki de ilk defa dışarıya atarak sinirli bir şekilde dilencinin üstüne yürürken buldu. O adama haddini bildirecek, hayatının düzenini bozmak ne demekmiş gösterecekti. Gerek sözle gerek mimikle gerekirse de bir iki darbeyle. Hali kötüydü hayatının düzeni bozulanın, tarumar edilmiş bir gül bahçesi derlerdi divan şairleri Reufte’nin haliyle şimdi kırmızı o buruşuk yanaklarını.

Koşmakla yürümek arası bir ritim tutturan Reufte kendini dilencinin normalde olması gereken çöp tenekesinin yanında buldu, yolda geçerken bir iki küfür, bir iki ah vah yansıması dudağından çıkmasına rağmen dilenciyi bulamama olasılığını hesaba hiç katmamıştı. Sokaklarda aranmaya devam edecekti, dilenciyi arıyordu, evladını kaybeden ana evladını çığırıyordu. “Düzenim neredesin? Hayat düzenim neredesin? Monotonluğum ses ver, neredesiniz?” Sokaklarda hayat arayışına çıkmış bu kadının paniği geçtiği her sokaktaki dilenciyi teker teker uyandırıyor, onlara sorular soruyor ve de “hayır, sen o değilsin” diyerek olduğu yere geri bırakıyordu. Hal böyle olunca bir düzine dilenciden sonra panik sönüyor, yerini o Reufte Hanım’ın yazılarındaki umutsuzluğa bırakıyordu. Susuyor, hayatında binlerce defa yaptığı gibi ve kaderin ona oynadığı bu oyunu lanetleyerek ellerini kavuşturmuş kim bilir neye, kim bilir kime dua ediyordu. Sokaklar bomboştu dilenci olmadan. Ormanda bir gün anne aslanın yavrusunu bulamadığını düşünün bu gün de İstanbul’un koskoca gökdelenler ve de gri bulutlar ormanında bir yavru kaybetmiş olabilirdi Reufte. Öyleyse anne aslan o muydu? Neden aradığını bilmiyordu, kimi arıyordu dilenciyi mi hayat düzenini mi, eskiyi mi geleceğini mi, ne istiyordu. Durmak istiyordu, çünkü nefes nefese kalmıştı. Bundan daha insancıl bir istek de olamazdı. Soluklanmaya başladı ve kaldırıma çökerek beklemeye koyuldu. Bacaklarına sarıldı, dua etti. Sessizliğine sığındı içten içe isyan çıkardı. Çığlık attı duyan olmadı… O da başını eğdi, gözlerini yumdu dilenciyi beklemeye koyuldu.

Haber şudur ki Megatül Bey sabahın sekizinde evinden çıkmadan önce televizyona şöyle bir bakmış, sabah haberlerinden yakaladığı kadarıyla Reufte adlı bir insanın Venüs altıncı eve girerken ve de Mars ile kare açı yaparken Neptün’ün en güçlü düzeye ulaştığı saatlerde cinnet geçirerek sokaklarda dilenci avına çıktığı anlatılıyordu. Reufte de kimdi? Evden kahverengi paltosunu alarak çıktı, şu dünyanın haline bak, insanların üzerinde gezegenlerin etkisine bak dedi kendi kendine. Her sabah uğradığı pastanenin kapısının önüne gitti, içeriye girdi, her zamanki arkadaşlarını selamladı. Seviyordu bu sıcak mekânı, bu camekânı. Herkes oturmuş konuşuyordu, üretiyordu, dırdır yapıyorlardı, kafa ütülüyorlardı. Dostu Fail Bey’in ona kesinlikle yemesi gerektiğini söylediği gerçek pastasını merak ediyordu gerçi, durdu etrafına bakındı. Bir garsona;

—Bakar mısınız, bir dilim gerçek pastası alabilir miyim lütfen yanına da zahmet olmazsa bir latte

—Efendim, ne yazık ki gerçek pastası artık menüden kalktı

—Ama nasıl olur?

Reufte Hanım ise gözlerini pembe yumuşak yastıkların duvarları hatta tavanı kapladığı, dört duvar bir oda, bir klinik odasında açtı. Hapları önüne koymuşlar, kollarından sakinleştiriciler enjekte etmişler, yatağa mıhlamışlardı. O günden sonra Cihangir Hemdem Pastanesi ikizler sokak no 5’te asla ve asla gerçek pastası bulunmadı, bulunamadı. Reufte Hanım da orada olmadı, olamadı. Şimdi eski defterin kokusu olsa da bir içime çeksem derken, bomboş gözlerini odanın duvarına dikmekten başka bir şey yapamıyordu. Sakinleştiriciler, gerçek pastası, Megatül Bey ve de dönen dünyalar; hepsi bir anda söndü. Geceleri ise bir dilenciyi arayan Reufte Hanım’ın çığlıkları inletti akıl hastanesini. Megatül Bey Reufte Hanım’ı hiç tanımadı, Reufte Hanım’ın bir öyküsü yoktu, Reufte Hanım’ın bir hayatı yoktu. Nokta.

Hiç yorum yok: