Tuttuğunu koparanlardandı. Tuttu mu koparırdı yani. Camdan dışarıya bakıyordu, benim ona baktığım şu dakikalarda camdan dışarıya bakıyordu. Ah ne kadar da saf diye içimden geçirmedim. Garip, oysaki benim yerimde her kim olursa olsun izinsiz saatlerce baktığı bu kapı deliğinden hayatının akışını izlediği bu insana karşı bir suçluluk hisseder, bir etik muhakemeye sokardı kendini. Doğru değildi yaptığım, zevk aldığımdan değil, merak ettiğimden değildi… Sadece o anda orada olduğumdan bakıyordum… Ama sürekli… Ama her zaman değil… Bazen.
İlk gün camdan baktı. Uçsuz bucaksız, emsali dünyada bulunmayan bu İstanbul mavisi onu da cezbetmiş olmalıydı. Otele gelen çoğu insanın yaptığı gibi o da hemen kendini camın kenarına özellikle bu amaçla konmuş sandalyeye atıp, şu “garip” şehrin yanılsamalarını izleyecekti.
İkinci gün tekrar camdan bakıyordu. Camdan bakarak ufuk çizgisiyle bütünleşme çabası içindeydi sanırım. Yazar tayfasından veya sanatçı kafilesinden olması muhtemeldi, normal bir insanın gözlem limitlerini aşmış, artık cama başka bir anlam katmaya çalışıyor gibiydi.
Üçüncü gün tekrar o lanet olası camın önünde dikilmiş o salak bulutlara bakıyordu. Tamam buldum! Kesinlikle bir düşünürdü bu. Saatlerce fikirlerin uçsuz bucaksız denizine kendini demirsiz atan ve de saatlerce banyoya kendini kapayıp, her işini sadece ve sadece “saatlerce” sürmek koşuluyla yapanlar mensubu. Kim bilir o camdan nerelere bakıyor, hangi düşlere dalıp hangi tezlere ulaşıyordu kafasında. Adeta hipotez makinesi gibidir bunun gibiler, örümcek ağlarını ördükçe bunlar da hipotezlerini örer. Bilirim, ben sizin gibilerini bilirim.
Dördüncü gün biraz kıpırdadı ama cama yaklaşmak için. Bu da insan olduğunun has be has kanıtıydı benim için. Yoksa anlık bir şüpheyle bunun aslında bir heykel ya da bir göz yanılsaması olduğunu düşünüp bu davayı da sona erdirebilirdim. Evet, evet bu kesinlikle insandı; çünkü kıpırdadı.
Beşinci gün can havliyle biraz mırıldandı, sesi hırıltılardan ibaretti. Bir insanınkinden çok bir mahlûkatınkine benziyordu. Böğürtü mü?
Altıncı gün karar verdim bu her kimse hayatımın kadını olmalıydı. Gönül işte, ota da konar boka da böyle ne olduğu belirsize de konar değil mi ama?
Yedinci gün çiçeklerle geldim. Kapısını bir iki tıklatıp hemen oradan uzaklaştım. Beni görmesine izin veremezdim. Utangaç mıyım neyim ben de. Erkek adam çıkıp karşına “ben şu şu şuyum şöyle şöyle şöyleyim sen kimsin ve buradan cama bakarak ne yapmaya çalışıyorsun?”. Ama sanırım erkeklikten daha önemli mevzular var hayatta ne bileyim sevmek gibi daha ince olmayı gerektirenler mesela. Ya da yine sevmek gibi daha suskun olmaya zorlayanlar mesela.
Gün sekiz, ben âşık. Hem de sırılsıklam. Artık olay çiçekleri geçmiş, şiirler sel olup akmış kapısının önüne, ben artık utanmaz arlanmaz “aşk sınır tanımaz” triplerinde oturmuşum o koridorun kırmızı ucuz halısına. Mesele söylemek değil, elbet söylenir bir gün, elbet açığa çıkar gerçekler. Belki de hayatın muhakemesine bırakıyorum aşkımı, beni sınava tutmasını bekliyorum. Eğer gerçekse diyorum, elbet gelir bir gün yüzümün güleceği… Cümle kuramıyorum… Kendimi avutuyorum…
Dokuz, camdan bakıyor. Ya sen ne yaşadın ki şu kısacık hayatında? Sen ne gördün ki aşk nedir bilesin? Bilmezsin tabi, sana da oturup düşünmek kaldı tabi aşk meşk meseleleri hakkında. Senden ne düşünür olur, ne sanatçı olur, ne de eş olur şu kadının yanına. Kılığına bak bir kere ne kadar alt seviyesin. Ez, ez kendini ancak özeleştiri seni adam yapar. Bari olamadığın şu insanın onda biri ol da en azından dik yürü adamakıllı insan karşısında.
On, cam.
On bir yine cam.
Atla güzelim o camdan. Yani nedir bu takıntı bilmem ki. O camda ne varsa bende de var. Hem ben daha yakışıklıyım, daha bilgili, daha konuşkanım. Ya da öyle miyim? Sor bakalım aynaya… Desem… Ayna ayna var mı benden yakışıklısı bu dünyada… Evet anlaşıldı. Cam benden daha yakışıklı, daha istikrarlı ve de daha anlamlı. Bir nedeni olmalı tüm bu cansızlığın, bir nedeni var tüm bu manasızlığın.
Yeter demek çok basit, ama beklemek de bir erdem değil mi yahu. Hadi bakalım hodri meydan ben de kapıya bakıyorum bundan sonra. Kapım canım kapım, güzel kapım, anlamlı kapım, felsefi kapım… Kırmızı kapım, aşk kapım, oda kapım hayır senin kapın, senin odanın kapısı, senin açmadığın kapın, kapın, kapın, kapın…
Saat sekiz sularıyla bugün kendimi resmen sapık ilan ettim. Zoophile, necrophile, hypnophile veya pedophile değilim sadece scopophile’im, röntgenciyim be kardeş. Bunu itiraf etmek zorunda hissediyorum kendime. İlk cümlelerimi silin meraktan bakıyorum ben bu kapıdan içeri, aşktan bakıyorum, içeriye bakıyorum. Onun içini görmek umuduyla, onu biraz olsun anlamak isteğiyle.
Sevmek, doğmaktı. Belki de yeniden doğmak, ama ruhun en acı hali ise sevmekti. İnsan ruhu işte sevince eriyip şekil alırdı, tavlanırdı metal gibi demircinin ocağında. İşte sevdim.
Sevmek bazen sormaktı. Her yerde aramak, aranmak belki de umutsuzluktan yorgun düşmek biraz da susmak, oturup düşünmekti aslında sormayı (sormaktan daha çok). İşte sordum.
Sevmek bazen bitmekti aslında. Her yerde bitmek, yürüyecek gücü kalmamak ve soramamak aşkım nerde diye. Bitmekten daha çok onun olmaktı… Sonsuza dek onun olmak ve de varlığının yarısını ona emanet etmek. İşte bittim.
Sevememek ise içlerinde en acısı; işte sevemedim. O anda işte ben bittim.
Sevemedim camdan bakışını, halim içler acısı dışarıda bekledim.
Oysaki sevginin tüm kapıları açıktı ve ben tek kapalı olan kapıyı zorlamakta diretiyordum. Anahtarı yoktu, zaten açılması benim için bir rüyadan farksızdı. Sonsuz bir bekleyiş… Acaba öldü mü korkusu, acaba benden mi kaçıyor düşüncesi.
Yo hayır, ben delirdim.
Kesinlikle hem sapık hem deliyim hatta. Şuursuz ve fevri davranışlarımın kurbanı, niteliksiz ve de fani bir bütünüm. Haha en azından bir bütünüm. Çok görmedim daha yaşım kaç başım kaç… Âşık olmadım, aşk nedir bilsem belki olurdum, ama aşkı hissettim ve önemli olan da bu ya… Aşkı hissettim.
O kadına gelince birkaç gün sonra kalktı yerinden, demiştim elbet bir gün kalkacaktı. Bana doğru geldi ve kulağıma fısıldadı, ilk kelimelerimiz, bize ait olan ilk şey. Kadın tahmin ettiğim gibi bir yazardı. Aslında pencerenin önünde durup son eseri için ilham arıyordu, sokaklarda bir başkahraman, gökyüzünde bir figüran bulmuştu. Ama eseri benim üstümeydi, onu sessizce arkadan izleyen adam ve onun aşkı…
Oysa ben yokmuşum sadece bir kadın yazmış beni…
Varlığımın yarısı değil, tümü onun; ben yokmuşum bir kadın yazmış beni.
Ben YOKMUŞUM.
13 Temmuz 2007 Cuma
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder