13 Temmuz 2007 Cuma
34.
Haçların etrafını saran alevler gibi olduğuna inanıyorum şu manasız varlığın. Geçmişi hatırlamaktan gına geldi, hareketlerinin doğruluğunu aramaktan, hayatı kendi çabanda mantıklı ya da anlamlı kılmaktan yorulduk hepimiz. İnanmak zor geliyor. Şu anda hak etmediğim bir mutluluğu yaşıyor gibiyim bana ait değil sevdiklerim, tutunduklarım ya da istediklerim. Hak etmediğim bir mutluluğa sahibim, ellerinden aldım bu mutluluğu bir adamın. 34 yaşında bir adam mutluluğunu tam da bulmuşken gözleri parıldamıştır, dört elle sarılmıştır huzuruna, sevdiğine ama ben hırsızım ben bana ait olmayanı çekip çıkarıp almakta ustayım. Görmek istemiyorum bu düşüncelerin nereye gidebileceğini, o 34 yaşındaki adamın sarıldığı mutluluk belki onun için hayatında bulup bulabileceği en güzel şeydi benim içinse bir çalıntı olmaktan ileriye gidemiyor. Çaldıktan sonra birini, bir maddeyi ya da bir nesneyi vicdanın üzerimize koyduğu sorumluluk cidden büyüktür. Hangi hakla? Hangi özelliğime güvenerek kendimi attım bu zigzaglı gölge-altı yoluna? Çaldıktan sonra geri koymak da mümkün değil miydi, sessizcene gidip aldığın yere bırakmak... Hayır değildi, çalınan nesnenin yokluğu bu kadar göze batarken oraya bırakın girmeyi, orayı düşünmeyi dahi olası görmüyorum. İçim akıyor, kaynak benim. Bu sefer herhalde böyle olması gerekiyor, içim akıyor gözyaşlarının kaynağı benim. İşim olmadığı için oturup üzülecek şeyler arıyorum hayatta ne kadar güzel bir uğraş tahmin dahi edemezsiniz. Sonuçta elime pek bir şey geçmese de sonunda kaynak ben oluyorum, gözyaşı kaynağı. Artık o soluk renklerden de sıkıldım bu sabah ilk iş gidip o 34 yaşındaki adamın mutluluğu bulduğu eve yeni renklerde mutluluklar sipariş edeceğim. Zayıflatır mı beni bu düşünceler, çalmaktan alıkoyar mı? Sanmıyorum bu mağazada o kadar takılacak, yakıştırılacak, giyilecek güzellik bir o kadar da mutluluk var ki asla vazgeçebileceğimi sanmıyorum. Yavaş yavaş kleptomanim azacak biliyorum; uzanan eller, dokunan eller, ilerleyen ve geri gelen bir hamlede, sessiz eller. Günahımın sanatı varsa ben ustayım denebilir, günahım varsa tabi ki günahkârım da, sonuçta ne beklenebilir ki aziz olmam mı? Gülüşlerden bir kısmını ön kısmıma atmak, daha sonra o mutlu hayatlardan birkaçını yan tarafına sıkıştırmak çantamın, geri kalan elmas hayalleri de unutmamak lazım. Konuşmalardan çalmak, karakterlerden çalmak, ifadelerden, anlayışlardan, yalanlardan çalmak lazımmış. Kendi çantam bomboş kalmış uzun süredir, yeni fark ettim. Ellerim yavaşlamış ustalığımı kaybetmekteyim. O 34 yaşındaki adamın mutluluğunu aldığı o mağaza, gözlerimin önünde, pırıl pırıl... Benim hakkım değil demek basit. Benim hakkım olması için ne yaptım, en ufak bir şekilde elimi dahi kaldırmadım. İyiden alıp kötüye mi vereceğim, amacım daha yüce bir amaca mı hizmet etmekte... Sanmam. Neden o zamandan beri böyle düşünceler var aklımda bilemiyorum; tek düşündüğüm elmaslar, gümüşler, bakırlar, takılar, kıyafetler, cüzdanlar, mutluluk çekleri, huzur hisseleri, parsellenmiş cennet tapuları. Bunlara ihtiyacım varmışçasına, bilemeden, geçemeden bu hayvani ihtiyacın önüne hırsızların kralı oluveriyorum. Bir keresinde bir adamın kabini çalmıştım, hem de ne kalpti, piyasada kapışılıp giderdi. Bizim sektör böyledir işte elinden ne kadar çabuk çıkarırsan malı o kadar iyidir. Öteki türlü eğer bir nesneye, çaldığınız bir kalbe ya da elinize geçirdiğiniz bir hayale bağlanırsanız kısa sürede kariyeriniz sona ermiş demektir. Her adımınız bir sonrakini tamamlamalıdır ve en önemlisi sürekli boş bir cep ya da boş bir çantayla ilerlemelisinizdir hayatta. Oraya ne gireceği ne sokuşturacağınız belli olmaz. Usta hırsızlar, hayat hırsızları konuşmaları tıpkı birer tiyatro oyuncusunu andırır. Sürekli olarak eski çaldıklarından yararlanırlar hayatta; bu bir hayat savaşıdır onların verdikleri, ekmek parasını alınlarının teriyle kazanırlar denebilir mi... Bence denemez dense de pek bir önemi olmaz zaten.Neyse; elimde boş bir çanta mağazaya girerim, basit bit plan benimkisi daha büyük soygunlara yönelik girişimlerim olmuştu öncesinden, mağazada teker teker sağı solu araştırırım, gelen satıcıya zengin ve de yapmacık Monsieur K....'nın edasını takınır ve konuşurum, karısı Madame K....'nın alışveriş listesini de çalmışım, onun zevklerini beğenilerini oynarım. 34 yaşındaki adamın durumunu elimde bulundurduğumdan belki biraz kendimi acındırıp indirim dahi alabilirim. Yetmez cebimdeki para bu mutluluklardan herhangi birini almaya, indirim gerekli, indirim gerekli. Hırsızlığımı konuştururum kabinde. Olur biter. Nedendir bilinmez, o çaldığım 34 yaşındaki adamın mutluğu halen bir acı gibi elimde, geleceğim çaldığım bu basit nesne üzerine kuruldu. Nefret etmek istedim, nefret etmeye hakkım var mıydı, yoktu bence. Elimize geçenlerden nefret etmek gibi bir lüksümüz yok. Peki ya çaldığını geri iade etmek mümkün müydü? Demiştim; değildi, çalınan nesnenin yokluğu bu kadar göze batarken o adamın yanına yaklaşmak dahi mümkün değildi. İşte tam da o zaman çıkageldi şu benzetme aklıma; mutluluğun bir haç etrafında yanan alevlerden farksız dedim. Sarıldığın çarpıtılmış dininin saçma bir yansıması mutluluğun. Ey 34 yaşındaki adam affet beni sana ait olanı aldım. Senin mutluluğunu kendi ellerimle acımadan kalbinden söküp aldım. Arkandan da güldüm, arkandan da acıdım, arkandan da konuştum, tepe tepe de kullanmayı bildiğim mutluluğunu. Ben bir hırsızdım, fark ettiğimde çok geç oldu... Alışmamsa bir o kadar basitti bu duruma...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder